27 Aralık 2010 Pazartesi

Bilim Kurguda Zirveye Varmak

Küçüktüm. Çok küçüktüm belki daha ilkokula bile başlamamıştım. Hep birkaç haftada bir cumartesileri Pendik'e pazara giderdik. O tam hatırlamasam da büyük ihtimalle o pazarlardan biriydi. Yolda bir tanıdıkla karşılaştık ve onunla bir yere gitmeye başladık. Daha küçük olduğumdan gittiğimiz yeri sorgulamıyordum sadece sağı solu izleyip öylesine yürüyordum annemin elinden tutup.

Tanıdık bizi bir binaya götürdü, kocaman bir binaya. Binadan merdivenler yerine küçük bir odaya girdik ,rüya gibi , oda da oda değil dolap gibi resmen küçücük ve bir kenarında dizili tuşlar var bilim-kurgu filmleri gibi aynı. O an düşündüğüm ilk şey sokak lambalarının akşam olunca yanmasını sağlayan kontrol odasına girdiğimizdi , ne kadar fantastik! Heyecanlanmıştım çok ama gerisini hatırlamıyorum.

Büyüdüm (çok da büyümedim aslında altı üstü 20 yaşımdayım daha) ve o kontrol odalarıyla artık sık sık karşılaşıyorum giriyorum içine. Sokak lambalarını kontrol edemiyormuş meğerse o odalar/dolaplar. Bizi yükseltiyorlarmış asansörlermiş. Sokak lambalarını yakmak kadar işlevli değiller yani. Öyle bir işlevlerinin olmadığının farkına vardığımdan beri de mesafeliyim asansörlere zorunda bırakılmadıkça girmem.
Sıkıcı çünkü.

Böyle büyüdüm kısmı biraz fantastikliği kaçırdı artık ama neyse geri dönüp silsem de yarım kalır hem de okuyan(eğer varsa) boşuna merak etmiş olur o kontrol odasını. Böyle daha iyi.
Ayrıca evet o küçükken ulaştığım bilim-kurgusal hayatın zirvesiydi. Daha da öyle heyecanlanacağım fantastik bir olay yaşamadım. Daha ne olabilir ki zaten olmasın.
Hele bir mezun olayım kendime yapıcam gerçek bir kontrol odası.

6 Temmuz 2010 Salı

bilgisayarımı seviyor muyum sevmiyor muyum?




Asıl soru bu evet. Bilgisayarımı seviyor muyum sevmiyor muyum? Bilgisayarımı sevdiğim için mi sürekli başında duruyorum? Bu soruyu biraz önce küçük kuzenim sordu. Sürekli soruyor zaten . Ben de sürekli cevap vermiyorum ona. Çünkü gerçeği açıklarsam daha bu küçük yaşta kafası karışacak ve ben bunu istemem biraz büyüsün açıklarım asıl sebebini.

Evet gerçek bir sebebi var bilgisayarın başında sürekli durmamın ve bunu pek çok insan bilgisayar bağımlılık yaptı diye adlandırıyor ve bu yanlış. Asıl sebep kimsenin anlayamayacağı ve hatta bana sorunlu diyeceği kadar karmaşık. Değil aslında karmaşık biraz bilim kurguya kafanız basıyorsa bu mantığı kurmak o kadar da zor olmuyor.

Yani asıl bilgisayarın başında sürekli durmamın sebebi onu sürekli kontrol altında tutmamın gerekliliğinden ileri geliyor. Kontrol altında tutmalıyım ki gelecekte bilgisayarlar isyan edip kendi uygarlıkları için insanlara savaş açtıklarında benim yanımda kontrolüm altında robot kuvvetlerinden biri olsun. Hem O gün geldiğinde bilgisayarım da oldukça yaşlı olacağından belki saygılarından sözü geçer biri olur da o da beni korumalarını ister. Evet bu umutsuz bir durum Bilgisayarımın benden tarafta olması düşük bir ihtimal o yüzden bilgisayarımın düşünmemesi için elimden geleni yapacağım ilerde. Programlama dersleri alıyorum. Belki insan aleyhine hareket etmelerini programla bir nebze azaltabilirim diye umuyorum.

Bilgisayarını kontrol altına almaya çalışırken onun kontorlü ltına giren bir sürü insan var şu anda dünyada. Onlara bilgisayar bağımlısı diyorlar. Devletler onlara özel rehabilitasyon yerleri açtılar gibi gözükse de bu aslında bu devletler tarafından değil daha derinlerden gelen bildirgeler yoluyla o bilgisayarının kontrolü altına giren başarısızları etkisiz hale getirmek için açılan merkezler. Evet biz de başarısız olursak o merkezler bizi bekliyor olacak.

Gelecekte bilgisayarların hükmünü engelleyebilirsek ne mutlu bize ve diğerleri de mutlu olan bize borçlu olacaklar tabi. Direniş Kuvvetleri Başkanı İsmail Yıldız'ı dinlediniz. Şimdi Lütfen herkes geleceği için elinden geleni yapsın.

Kendime not: eğer gelecekte çok umutsuz bir duruma düşersen geçmişteki kendini koruması için geçmişe son model bir bilgisayar gönder.

13 Mart 2010 Cumartesi

dürüst aynalar vörsıs yalancı aynalar

"Evet dürüst ayna diye bişey var. bunlar her gittiğim evde mutlaka oluyor. aynanın olduğu yerdeki ışıklandırma öyle bir şekil ki ne kadar çirkin olduğumu yüzüme yüzüme vuruyır resmen moralimi bozmak için. Başarılıdırlar da görür görmez omuzlarım çöker, kafamdan bi tel daha beyazlar, suratıma bir çizgi daha eklenir. Bütün gün boş boş tipimi düşünmeme neden olur. Resmen bana der ki 'olum çirkinsin işte boşuna öyle güzellik arama kendinde. hadi yeterince zeki de olsan dicem ki zekanı örtersin yüzüne akıllıca laflarınla milletin ilgisini yüzünden uzaklaştırırsında o da yok ki sende.'
ben de durur muyum yapıştırırım lafı.'sanane!' diye.
çok kızar. ama ayna olduğunda duygusunu belli edemez sadece küfür basar bir sürü yüzüme. görüntüde yüzümü bulanıklaştırır eciş bücüş bişey yapar. 'al işte gelecekte de böyle olucaksın'diyerek beni iyice çökertmeye çalışır. Çökertir de bu sefer bu ağırlığın altında daha fazla ayakta duramam dizlerimin üstüne düşerim gözlerim çukurlaşıp içeri kaçmaya çalışır bu görüntüye daha fazla dayanamadıkları için. Ama onları zorlarım vahim bir durum olsa da gerçekten kaçmamak gerektiğini bir türlü öğretemedim de ona üzülürüm. Ama gaza gelirler bu sefer faltaşı gibi açılılar ve öyle bir bakarlar ki nazar taşı gibi kırarlar aynayı. ayna uğuldayarak yere düşer. Ev sahibisi gelir beni döver. Öyle bir döver ki yüzüm gözüm paramparça bir daha onmaz bir şekilde.Sonra dava açarım bu şahsa. Zorla estetik ameliyatı masraflarımı karşılar.
Artık tipliyim. Çirkinliğim gitti. Bir de Beyne yapsalar şu estetiği tam süper olacak. Ama bunun için bir kaç yüzyıl dayanırım herhalde.
"


E yalancı ayna nerde. O da Alışveriş merkezlerinde dükkanlarda falan. Hep sevindirir insanları "ah ne yakışıklısın, Vah ne güzelsin der" onla bir vukuatımız yok şimdilik.

7 Mart 2010 Pazar

Başlık bulamadım serisi no:1

Çok güzeldi. Kapkara beline kadar saçları, bembeyaz teninde uzun suratı kusursuzdu. Burnu, ağzı , gözleri suratına sanki usta bir heykeltraş tarafından özenle milimetrik hesaplar yapılarak yerleştirilmiş gibiydi.
Hiç erkek arkadşı olmamıştı. Hayatındaki erkeklerin hiç birinin sevgilisi olacak kadar kendine layık olmadıklarını düşünüyordu.

Uyandığında yüzünde ani bir sızı hissetti. Daha önce hisstemediği kadar kesin ve keskin bir sızıydı. Birden bütün vücudunu korku sardı. Aklına gelen şeyin olmaması için dua etti, sanki ölecekmiş gibi yalvarıyordu tanrıya. Oysa ki bunun olmaması için her türlü önlemi almıştı. Cildinin temiz ve kusursuz görünmesi için herşeyi yapıyordu Akne kremleri, özel karışımlar, siyah nokta bantları... Ama düşündüğü şey olsa bile bu kadar acı vermemeliydi. Daha önce de bir kaç kere olduğunu hatırlıyordu ama hiç birinde böyle kesin bir acı hissetmemişti.
Hemen koşarak banyoya gitti. Aynaya baktığında şaşkınlıktan o güzel gözleri yuvalarından fırlayacak kadar açılmıştı. Gözleri artık çok daha güzel görünüyorlardı ama yüzündeki o kusuru görünce sirkeye atılmış birer inciye dönüştüler adete. Bütün parıltıları kayboldu.
Evet yüzündeki o kusur, o bir sivilceydi. Her genç kızın en korktuğu şeylerde zirveyi zorlayacak potansiyele sahip bir olay suratında sivilce çıkması. Ama onun sivilcesinde daha kötü görünen birşeyler vardı. Normal bir sivilce bu kadar kötü hissettiremezdi ona. Adeta ruhuna işlemişti bu sivilce. Öyle bir acı veriyordu ki narkozsuz diş çektirmeyi yeğlerdi. En azından sadece fiziksel acı çekerdi. Ama bu sivilce adeta ruhuna bir işkence gibiydi. Dokununca acının zonklamasını kafasının tam içinde hissediyordu. Ama bu sivilceden kurtulmanın tek yolu patlatmaktı. Kremlerle kurutmayı denese bir kaç gün sürecekti fakat bir gün bile eve tıkanmaktan hoşlamaz her saniye dışarıda dolaşmak isteyen birisiydi.
En sonunda kremlerle biraz yumuşattı sivilceyi. Artık sadece tırnaklarının arasına alıp sıkmak kalmıştı. Bunun bedeli mutlaka olacaktı, suratında mutlak bir iz kalacaktı ama yapmak zorunda hissediyordu.
Cesaretini topladı sonunda. Sivilceyi tırnaklarının arasına aldı ve sıkmaya başladı. kısa bir acının ardından küçük bir *pıt* sesi. Sivilceden cerahat boşalmya başladı. tek bir sivilceden bu kadar cerahat boşalması çok garipti. Sanki yüzündekş kemikler erimişte sivilcenin deliğinden dışarı çıkmaya çalışıyor gibiydi. Ama nihayet acısı da kesilmişti. Cerahatin ardından gelen kan pıhtısına kadar. Simsiyah kan pıhtısı çıkarken yakıyordu da. Ardından adeta bütün vücudundaki kan da buldukları açığa hücum edercesine yüzüne toplandı- o güzel yüzü daha önce hiç bu kadar canlı görünmemişti-. Ardından sivilceye toplanan kanlar da vücudunu terketmeya başladı. Yüzü korkudan bir mermere dönmüştü, kanın çekilmesiyle yavaş yavaş kuru bir meyveye dönüşen bir mermer.
Ertesi gün evine gelen temizlikçi onun ayaktaki cesedini gören ilk kişiydi. -Evi ne kadar küçük olsa da evin temizliğini yapıp kendisini yoramazdı,daha doğrusu güzelliğine bunu yakıştıramıyordu- Temizlikçi böyle bir ölümü ilk defa görüyordu. Daha doğrusu ilk defa bir ölü görüyordu. Çölün yakıcı güneşinin altında Medusanın gözlerine bakmış ardından tamamen kurumuş gibiydi. Bir heykel gibi. Kocasının kesin hoşuna gidecek bir hediye olacaktı bu. Kocası define avcısıydı(şimdiye kadar hiçbirşey bulup satamamış olsa da). Heykel insanın üstünü beyaz bir çarşafla örttü, kocasını aradı, ölen kızın en zarif giysilerinden birini giydi. Kocası geldi. Yüzünde kocaman bir çıban vardı. Kadının da kolu boyunca uzanan bir karartı ,çürümüş gibi.
Kurudular..

yalnızlık

yalnızlığın telefonuna gelen mesajların, operatör tarafından gönderilenlerin arkadaşların tarafından gönderilenlere olan oranıyla alakalı olan bir formul üzerinde çalışıyorum. Ve sanırım nobel bile kazanmamı sağlayabilecek bi proje bu. sadece bekleyin. ya da beklemeyin büyük ihtimalle bir sonuca varamayacak bu proje ama doğruluğu da yadsınamaz bir gerçek bence.


Bu kadar.
Evet.

4 Şubat 2010 Perşembe

Pazartesilerden Niye Nefret Ediyoruz ki?

Evet işim gücüm yok bunu düşündüm biraz önce.

Pazartesilerden niye nefret ederiz?

Pazartesilerin bir suçu yok ki sırası gelmiş o gelmese ayıp olur bekleyeni çok. Millet işe gidecek , çalışacak, para kazanacak, evine ekmek götürecek falan. Pazartesi pamuk yüreklidir bunları engellemek istemez. Kimsenin canını da sıkmak istemez ama sırası geliyor n'apsın güncağız.

Birini suçlamamız gerekiyorsa o da bence Pazar günüdür. O gelmese ve ya geldiğinde tekrar gitmese pazartesi de hem gelmez hem de zor duruma düşmezdi. Ama o pazar günü de ne çirkeftir ne pis biridir ki hemen geçiverir, sırasını pazartesiye devreder hemen.

Yani demem o ki pazartesiyi üzmeyelim daha fazla onun suçu yok. Kızılacak biri varsa o da pazar günüdür. Ona edin küfürlerinizi bundan sonra.
E mi?